Dün ve dünden önceki bir kaç gün saçma sapan evhamlarım içinde, endişelerle geziyordum. Tek dileğim ve duam hep sağlıktı. Sonra dün akşam birdenbire telefonumun mikrofonu bozuldu. Kimse benim sesimi duyamıyordu, öyle üzüldüm öyle canım sıkıldı ki, başka her şeyi unuttum. Uzun sürmedi Allah'tan, bu da dert mi diye kendime hatırlattım ve uyudum. Sabah kalktığımda telefonu görünce yine aklıma ilk gelen bozuk mikrofon oldu ama aldırmadım.
Sabah yogamı yaparken de sinir dönem dönem geldi gitti. Sonra evden çıktım, yürüdüm ve metrobüse bindim. Oturmuş kahve içip kitap okurken, başımı bir kaldırdım ki, köprüden geçiyoruz. O anda da gün ışığında her şeyin nasıl daha güzel ve endişeden uzak göründüğünü düşünüyordum. Birdenbire gözlerime yaşlar hücum etti. Mutluluktan. Şükürden. Öyle mutluydum ki, Hocamın dediği ne anlama geliyor-sanırım ilk defa- anladım. Hep der ki Hocam, mutlu olmayın, mutluluğun kendisi olun, şükretmeyin, şükrün kendisi olun, aşık olmayın, aşkın kendisi olun. O anda ben, şükrün, mutluluğun kendisiydim. Beni yarattığı için, bu bedene, bu hayata, bu aileye gönderdiği için Tanrı'ya en içten şükrümü gönderdiğim andı o an.
Sonra düşündüm, böyle anlar varken hayatta, yaşamanın başka bir anlamını aramaya gerek var mı diye...
Not:Arkası yarın öyküme devam edeceğim ama arada içimden taşanları da yazmadan olmaz!

0 yorum:
Yorum Gönder