Bu postu yazamayı planladığımda ruh halim başkaydı. Şu anda bambaşka. Esen rüzgarla yön değiştiren ruh halimi bazen seviyorum, bazen sevmiyorum. Gidiş yönüne bağlı. Mutluya doğru aniden ve sebepsiz dönen tüm 'mood'lar sevgiyle kabulüm, ancak tersi olunca huysuzlanıyorum. Hala anlatamadım kendime, mutluluğun da acının da aynı kaynaktan geldiğini. Neyse, konumuz bu değil şu anda.
Geçtiğimiz yılın muhasebesini yapmaktı amacım. Özellikle bir önceki yazıda, öyle ağlak bir anı tespit etmiştim ki, blogumu açıp onu görmekten çok sıkıldım, ve yılın sonuna yaklaşırken, bu yıl için temsil yeteneğinin yüksek olmadığına karar verdim.
Çok mutlu bir yıl geçirdiğimi görüyorum dönüp hafif arkama baktığımda. (Aslında bu muhasebeleri 6 aylık ve belki de 3 aylık yapmak lazım, zira ben unutuyorum yılın başını, sonuna geldiğimizde.) Çok net hatırladığım ilk şey, enerji çalışmaları. Bir çok şey yaptım kendimi daha iyi hissetmek adına (ve çok net bir dille uyarılana kadar bana sürekli 'sen zaten hep mutsuz bir çocuktun' nakaratını tekrarlayan annemi haksız çıkarmak adına) ama işe yaradığını hissettiğim ilk an, kozmik enerji seansları sonrasında oldu. Hep söyledim, hala da öyle düşünüyorum, o kadar çok şey denedim ki, belki tüm bunlar kümülatif bir etki oluşturmuş ve bünyeme işlemesi seansların sonuna denk gelmiştir, asla bilemeyeceğim ve açıkçası merak ta etmiyorum.
O zamandan beri, kendimi genel ve baskın olarak mutlu ve umutlu hissediyorum. Tabii ki arada, son yazıda anlattığım gibi zamanlar oluyor, tek fark şu ki, o anlarda bile en içimde bir yerlerde şükran dolu oluyorum. Veya ağlıyorum ama bu sefer de 'ben en son ne zaman ağlamıştım yahu' diye düşünüyorum ve hatırlayamıyorum. Bir de buna mutlu oluyorum gözyaşlarımın arasında.
Adrenalinimi ve mutluluk seviyemi çok yükselten bir aşk var tabii ki son altı ay içinde. 2011'E geri dönüp baktığımda aklıma gelen ikinci şey de bu aşk. Çok yakın zamana kadar hala kendi içimde çözümleyemediğim, bir yere oturtamadığım o aşk. Ama son bir kaç günde öyle şeyler oldu ki, tam da yerini aldı, oturdu ve 'iyi ki'lerimin arasında baş köşede yerini aldı.
Bu hikayenin detayını daha önce benden dinlememiş veya okumamış üç beş kişi kalmıştır zannımca yeryüzünde. Onlardan biriyseniz, olayın özeti şudur ki, ben otuzumu geçtikten sonra, hiç beklemediğim bir anda, olabileceğimi hiç hayal etmediğim kadar aşık oldum. Bir anda. Veya bir kaç saatte. Gözümü kapadığımda eski bendim. Gözümü tekrar açtığımda körkütük aşıktım. Tam üç hafta boyunca tek bir lokma yemek yiyemeyecek ve bir saat bile uyku uyuyamayacak kadar aşık olmuştum hem de. Ne güzeldi. Aşık olunandan ve yaşananlardan bağımsız hem de. Çünkü ne aşık olunan nesnel anlamda güzeldi , ne de yaşananlar. Ama ben çok güzeldim o günlerde. Dünyanın bütün ışığı gözlerimde toplanmıştı diyeyim, siz anlayın.
Tam ilk aşık olduğum günlerde dayımı kaybettim. (İlk date'imiz o akşam olacaktı ve iptal oldu). Ve dayım uzun süredir çok hastaydı. Hatta ilk hastalandığı an benim için çok büyük bir travma sebebiydi. Öyle bir korku ve endişe salmıştı ki içime, onun ilk rahatsızlandığı anlara şahit olmak, psikiyatriste gidip 'ben çok korkuyorum, hayat çok tehlike dolu ve endişe verici bir şey, sanırım yaşamaya devam edecek cesaretim yok artık' demeye kadar vardırmıştım işi. Tabii doktor da, her psikiyatrist gibi, bir kutu Prozac verip beni kapının önüne koymuştu. O an en doğrusu buydu sanırım ve şu an, üzerinden dört yıl geçmişken, iyi ki her şey olduğu gibi olmuş diyorum. (Prozac'ın yarattığı hayali aşk hali içindeyken bir önceki sevgilimle birlikte olmaya başlamıştım. O zaman da çok aşık sanıyordum kendimi ve etrafımdaki herkes bana ısrarla ne yaptığımı sorarken ben neredeyse iki yılımı feda ediyordum göz göre göre).
Son aşık olduğum adam, ki bugüne kadarki hayatımın en büyük (ve en kısa) aşkıdır, ona Şirin Baba diyelim, dayımın birebir aynısıydı. Ve rahatsızlığının başladığı günlerde travma geçiren ben, dayım vefat ettiğinde en ufak bir üzüntü duy-a-mamıştım. Zira öyle çok aşıktım ki, o an dünyada başka gerçeklik yoktu.
Çok sonra, her duygu demlenip dibe çöktüğünde, anladım ki, Şirin Baba bana sadece dayımın kaybını atlatabileyim diye gönderilmiş bir teselli ikramiyesiydi. Ve dayım için ilk gerçek gözyaşını , vefatından tam beş hafta sonra, ve Şirin Baba'yı bir önceki gün yalanıyla birlikte yakalamışken, mezarının başında döktüm. Misyonunu tamamlayıp hayatımdan çıktığını anlamam, kabullenmem ve tecrübe için müteşekkir olmam ise çok daha uzun sürdü. O arada ilk defa bir insanın ölmesini istedim. Kötü hislerdi evet, ama anın yoğunluğundandı, gerçek değildi. Sanırım hayatıma girdikten tam beş ay sonra daire kapandı ve ben tüm her şey gibi onu da, şükran dolu olduğum tecrübelerimin arasında saymaya başladım.
2011'in muhasebesi denilince , elbette ki içine girmesi gereken bir çok şey daha vardır ve belki uzun uzun ve derin derin düşünsem hatırlarım, ancak , bence enerji, mutluluk, aşk ve şükür olarak özetlenebilir bu yıl.
Ne kadar mutlu bir muhasebe değil mi bu ?
Sanırım bu yıl, postlarımda bile, en sık kullandığım kelime, şükrediyorum. Tekrarlıyorum, şükrediyorum.
Olan her şeyin, en hayırlısı olduğuna ve mutluluk dolu tecrübelerimin arasına katıldığına inanıyorum. İçindeki her şey ile birlikte, tam ve bütün bir yılı sevgiyle kabul ediyorum. Bu cümleler, benim eski halimdeki gibiyseniz, size hiç bir şey ifade etmeyecektir veya saçmalık olarak görünecektir ama bir de benim gözlerimle bakabilseniz, nasıl nefis ifadeler olduğunu göreceksiniz.
16/12 itibariyle bu yılın erken muhasebesi budur, ne mutlu ki budur!