Blog Listem

29 Şubat 2012 Çarşamba

29 Şubat postu

Bugün öyle içim sıkkın ki anlatamam. PMS'in tek başına sebep olamayacağı bir sıkıntı bu. Ve ben en az 3 ayrı neden daha sayabilirim sıkılmama. Hepsinde de kendimi suçladığım şeyler var bu nedenlerin. Ben böyleyim, ve ne kadar uğraşırsam uğraşayım, kendi yaptıklarıma hiç canımın sıkılmayacağı bir ruh haline sahip olamıyorum. Canımı sıkacak şeyleri yapmamayı da beceremiyorum, kendi yaptıklarım canımın sıkılmasına sebep olduğunda, kendimi tartaklamamayı da. Bunun için söylenecek bir söz var ama blogumun ağzını bu kadar bozmaya içim elvermiyor.

Gelişme var aslında bende. Daha az yapıyorum canımı sıkacak şeyleri. Fazla içim dışımda olmak, düşünmeden konuşmak, yapmamam gerektiğini bile bile bir şeyleri yapmak, veya yapmam gerektiğini bile bile başka bir şeyleri ertelemek. Böyle böyle kendi canımı sıkıyorum. Sonra da niye bunları yaptım diye kendimi yiyorum. Ya yapma, ya da yaptım diye sıkılma değil mi ? Ders al, hatayı tekrarlama ve yoluna devam et. Bu ders dediğin şey kaç zamanda alınır, aynı hatalar kaç bin kere tekrarlanır bilemiyorum. Yolun yarısına geldim, hala devam ediyorum aynı şey olmaya.

Belki de kendimi olduğum gibi kabullenir ve bu davranış ve sözlerim yüzünden canımın sıkılmasını default olarak algılarsam hayatım kolaylaşabilir. Bulunan ilk çözüm hep en kolayı oluyor değil mi ?

Neyse, iç sıkıcı bir güne uygun, döne döne aynı şeyleri tekrarlayan iç sıkıcı bir yazı oldu. Ben ettim siz etmeyin diye ibret-i alem şeklinde durabilir blogda, sakıncası yok.

29 Şubat'ınız mubarek olsun!

18 Şubat 2012 Cumartesi

Zenne

Bok vardi Zenne'yi izledim, aglamaktan icim cikti. Hem de boyle bir zamanda izledim. Aklimi seveyim.
Bu yaziyi yazabilmek icin bile, disari cikmam, kendimi yeniden yapmam, nefes almam ve sukretmem gerekti. Yoksa insanliktan cikmistim hem bu sabah ve hem de filmi izledigim saatler ve sonrasi boyunca. Can'a asik oldum,, dunya tatlisi teyzesine de. Ahmet'e , babasina, adam gibi adam Daniel'eve o sahici dunyalarina. Ferzan filmlerini hatirlatan bir film evet ama gercek bir film. Gay-atin ne kadar aci olabilecegini dusunuyorsunuz bir an icin bile kendinizi o insanlarin yerine koymaya calistiginizda. Ve ne kadar zavalli bir halde oldugumuzu bu ulkede, beklenti ve onyargilar yuzunden.
Evet bu dunyada herkes heteroseksuel degil, herkes guzel degil, herkes akilli degil hatta bazilarinin bedeninde tum uzuvlar da tam degil. Ama yok kimsenin birbirinden farki. Hepimiz insaniz , nefeste ortagiz. Otekilestirme dunya uzerinden silmek istedigim kelimeler arasinda birincisi.
Ve diyecegim o ki, Can'a askerlik icin gittigi muayenede oyle davranmasalardi ve Ahmet'i vurmasalardi bu dunya daha guzel bir yer olabilirdi. Ama sansimizi kaybettik. Dogan bebekler bile umut degil korku getiriyor artik yanlarinda. Boyle bir dunyadayiz evet ve burda ayakta kalmak zorundayiz!

17 Şubat 2012 Cuma

Mutsuza merhamet

'Hiç sarsılmayan zihin sakinliğine;

Mutlu olana karşı dostluk,

Mutsuz olana karşı merhamet besleyerek,

Erdemli olandan haz alarak ve kötü olana karşı kayıtsız kalarak ulaşılır...' (Yoga Sutralar )

Ulaşmaya çalıştığım nokta, hiç sarsılmayan zihin sakinliği (çok seyrek olarak sarsılmasına da razıyım), mevcut durumum ise, sürekli herkese ve her şeye kızma, kırılma, gücenme hali. Kızdığım insanlar kimler ? Mutsuz insanlar. Dertleri, odakları ben değil, hayatını 'yapmaya' çalışmak olan insanlar.
“Hepimiz varoluşumuza bir anlam ararız. Kundak ile kefen arasındaki şeyin adı ömürdür, hayat değil. Hayatı biraz da kendimiz yaparız.” diyor en sevdiğim yazar.

Herkes kendine tam istediği gibi bir hayat yapmaya çalışırken, kimi bu çabada, hedefinin çok uzağına düşmüş ve orada yaşamaya çalışırken, kimi hedefi için çalışırken, herkesin odağı kendi bedeninin çok yakınında oluyor. Kendini merkez alan bir daire çizsen, odağın en fazla 10 metre yarıçapta bir daire oluşturur.
Hal böyleyken, ben yarıçapına dahil olmadığım insanların tavırları nedeniyle neden sükunetimi kaybederim ki ? Çünkü büyük resmi göremem. Onların kendi varoluş savaşını veren, mutsuz ve yine de sakin zihinde kalmaya çalışan insanlar olduğunu unuturum. Evet bu böyle. Herkesin birinci önceliği kendi huzurunu/esenliğini korumak. Benimle ilgili herhangi bir şey huzuruna tehditse, benden uzak durur. 2 x 2 = 4. Çok net!

Böyle düşününce berraklaşıyor görüşüm, sonsuz bir merhametle doluyor kalbim ve ruhum. Kızacak bir şey olmuyor o zaman.

Tabii tüm bunların benim yorumum olması da mümkün. Yani benim mutsuz sandığım kişiler aslında çok mutlu olabilirler ve sadece ben üzerlerine ihale kalmayayım diye bu şekilde davranıyorlardır.

Çünkü var öyle bir yanım. Varoluş sorumluluğumu başkasına yıkmak eğiliminde olabileceğimi bilecek kadar iyi tanıyorum kendimi. Yıllar önce bilge bir arkadaşıma, nasıl bir sevgili istediğimi anlattığımda bu teşhisi koymuştu bana. O zamandan bu zamana çok değiştim, büyüdüm, geliştim, ama çekirdek eğilim içimde bir yerlerde zaman zaman hortlamaya hazır şekilde yatıyor olabilir.

Sebep her ne olursa olsun, bana kötü davranan insanların mutsuz olduğunu düşünmek ve onlara sadece merhamet hissetmek istiyorum ki zihin sakinliğimi koruyabileyim. Amin :)


9 Şubat 2012 Perşembe

Uzun ve sessiz...

Sen yanıma gelsen, L kanapede sırtlarımızı değdirerek otursak, ayaklarımızı uzatsak... Şarap koysak... Sıcak olsa oda, tam kıvamında, sıcaklık ayarı hiç bozulmasa... Şarap hiç bitmese... Canımız hiç kalkmak istemese... Sadece sevgi olsa hissedilen ve yüzde gülümseme. Sen sussan ben dinlesem, ben sussam sen dinlesen...

Sabaha kadar 'mutluluğun gecesi' nasıl bir şeydir tüm dünya anlamış olsa...

3 Şubat 2012 Cuma

Tavşan dağa küsmüş...

Herkese küsüm bu aralar, herkese kızgın ve hatta kırgınım. Onların haberi var mı yok mu bilemem ama , var olanların da pek umrunda değil gibi. Kendime günde bin kez hatırlatsam da bir türlü kafama girmeyen bir şey var, o da, herkesin öncelikle kendi mutluluğundan sorumlu olduğu! Kimse beni hayatının odağına koymak zorunda değil ve zaten koyması da çok sağlıksız olur.
Herkes kendi rutinini yaşıyor ve o rutini de küçük detaylarla anlamlı kılmaya çalışıyor belki. O esnada kime çarpıp incittiğini fark etmiyor veya etse de, önemseyecek ve telafi edecek zahmeti harca(ya)mıyor.

Biz/Romantik Aşkın Psikolojisi'nde, yazar şöyle bir tespit yapıyor;
"Yulaf ezmesini karıştırmak, mürevazı bir eylemdir, heyecan verici ya da nefes kesici değildir. Ama aşkın ayaklarını yere basmasını sağlayacak bir ilişkiyi sembolize eder. Sıradan hayatı paylaşma isteğini temsil eder. Daha açık söylemek gerekirse: Romantik olmayan amaçları, hayatını kazanmayı, bir bütçeyle yaşamayı, çöpü dışarı çıkarmayı, gecenin bir yarısı bebeği doyurmayı. Ayarkları yere basmak, değeri, ilişkiyi, güzelliği sıradan ve basit şeylerde bulmak demektir. Kozmik bir dram, eğlence ya da sıradışı bir yoğunluk arzusuyla yanıp tutuşmak değildir."

Yulaf ezmesini karıştırmak, çok Amerikalı bir örnek te olsa, fikrin anlaşıldığını sanıyorum. İşte bir sürü insan bu rutinin içindeyken, hayatın anlamını sıradan eylemlerde bulmak gerek. Bu sadece aşkta değil, gündelik adımlarda da böyle.

Kendi mutlu rutinini yaratmış kişilerin hayatlarının diğer alanlarında benimle karşılaştıklarında, bana zarar verebileceklerine inanmıyorum. Dolayısıyla ben, beni üzen ve kıran herkes için bir de üzgünüm aslında. Kendi yaralarını kapatmaya çalışırken hırçın ve düşüncesiz oluyorlar çünkü.

Benim hiç mi yaram yok ? Dünya kadar var hem de. Ama her birinin farkındayım ve çözümünü bulmak için uğraştayım. Dolayısıyla bu yara yüzünden, gidip kimsenin canını acıtmam. En azından bile bile yapmam.

Bir adım öndeyim de çok mu işime yarıyor bu ? Hayır tabii ki, kabuğum daha da inceliyor dış dünyaya karşı ve canım -özellikle bazı zamanlarda- daha da çok acıyor. Bu yazıyı da öyle zamanlardan birinin en can alıcı yerinden yazdım. Hani fırtınanın gözü derler ya, oradayım şu anda...