21 Aralık 2009 Pazartesi

Sabah kötü uyandıysan günün devamı nasıl iyi geçer ?

Bu sabah uyandığım andan itibaren mutsuz, huysuz ve sıkıntılıyım. Son zamanlarda sık sık olmaya başladı bu. Oysa ben sabahları nemrut olan insan grubundan olmadım hiç. Yok ilk kahvesini içene kadar gülümsemeyen, yok ilk çayının bardağını eline almadan siniri geçmeyen yok bilmemne bir sürü tipleme var. Ben ama, hiç bir ilk'i beklemeden direkt normal ruh halime uyanırdım. Yani umarım hala öyle olabilir yarın ve sonraki sabahlarda da. Ama bugün için hala şansım var mı bilmiyorum, çünkü uyanalı sekiz saat oldu, hala herhangi bir iyileşme yok durumumda. Sürekli asık surat, çatık kaşlar, devamlı derin nefes alma ihtiyacı, karamsar düşüncelerin beyni istilası, kollarda omuzlarda kasılmaya bağlı ağrı gibi şikayetler durmaksızın devam ediyor.
Aslında birkaç cılız girişimde bulundum, günün kalanının kaderini değiştirmek için ama başarısızlıkla sonuçlandı. Ya gerçekten düzel(t)meyi denemedim ya da bu sabah benimle uyanan suratsız ruh halinin çok güçlü bir kökü var, bilemiyorum ama neticede hala sonsuz huysuzum. Yardımcı olabilecek bir öneri bilen beri gelsin.

02 Aralık 2009 Çarşamba

İyi ki doğdum... Gördün mü bak kaç oldum ....


Net rakam vermek istememekle beraber, tıp dilinde "yolun yarısı" olarak anılan yaşa birkaç yıl kaldı diyebilirim. Doğum günü çocuğu olarak sabahtan beri şımartılıyorum, akşama da böyle devam etmesini diliyorum. Her gün doğum günü olsa diyorum!
Sağlıklı, huzurlu, bereketli, sukunet ve şükür içinde geçecek bir yıl ve yıllar diliyorum, tüm sevdiklerimle beraber! Bence en güzel doğum günü dileğini, her yıl üstünde çalışa çalışa sonunda buldum :) Ve de, kocaman kocaman öpüyorum :)

24 Kasım 2009 Salı

Allah'ım bu dünyaya ben niye geldim ?

Yıllardır sormuyorum bu soruyu kendime. Pazar gününden beri soruyordum. Bu öğleden sonra ise, sorunun cevabına karşı merakım şiddetlendi. Pazar öğlen saatlerine doğru bir aydınlanma yaşadım. Günah-sevap ve insan doğası konusu üzerine düşünürken, birden fark ettim ki, bu dünyadaki en büyük günah ve yapılabilecek en büyük kötülük, insanın yaradılış amacına ihanet etmesi. Bu noktada tabi ki soru kaçınılmaz. Ben ne için yaratıldım ? İnsan vücudunun tıkır tıkır işleyen mekanizması hayranlık duymama sebep oluyor, ve rüzgarın sürüklediği yönde bir hayat sürmenin, bu mekanizmaya haksızlık olduğunu düşünüyorum. Şimdi bulmam gereken cevap şu; ben neden yaratıldım ? Kuvvetli bir şekilde, bir ofis içinde stresten patlamak için olmadığını hissediyorum. Peki öyleyse, hayatımı sürdürmek için nasıl bir yol izlemeliyim ? Zira yaradılış amacının peşinde koşmak karşılığı insana maaş bağlayan bir kurum veya kuruluş yok bildiğim kadarıyla.
Netice itibariyle, o amacı bir bulursam affetmeyeceğim, o amaca hizmet etmeye başlamak için nasıl bir mesai harcamak gerekliyse, hemen kolları sıvayıp o işe girişeceğim. Ah bir bulsam.

18 Kasım 2009 Çarşamba

An mı zaman mı ?


Nerde okudum hatırlamıyorum. Hatalarımızdan öğrenmek ve olan şeyleri sonradan anlamlandırmak hakkında beynimi çimdikleyen bir yazı vardı. Çimdiklenme sonucu, şu ikilemli düşünce ile karşı karşıya buldum kendimi: Eğer her yaşanan, biz o anda bilemesek bile, öylesi "hayırlı" olduğu için yaşanıyorsa, biz neden acı çekiyoruz ? Yok eğer, acı çekelim de ders alalım, sonraki yaşanacaklarda acı eğişimiz yükselsin diye yaşıyorsak, o zaman "hayır" meselesi nice oldu ? Neyse, fark edilebileceği üzere, böyle bir konu üzerine eğilmek için, fazlaca latifeci bir modumdayım.
Başlıkta bahsi geçen meseleye dönecek olur isek, mutluluk, o, her gözeneğimizden fırlayan mutluluktan ölme hissi (sadece bir an sürer) midir gerçek mutluluk ? Ve dolayısıyla sadece bir an'lar zinciri midir ? Yoksa daha uzun süreli ve daha temelli bir durum mudur mutluluk (örneğin:annelik gibi).
Günün düşünce kutusuna tik atıp akşama geçiyorum, sevgilerle...

02 Kasım 2009 Pazartesi

Düşünce akışı

Bir pazar öğleden sonrası. Hava buzzz. Evdeyim. Tüm hafta sonu öyleydim. Bir saat kadar önce, tek özlemini çektiğim şey, dışarı çıkıp biraz içki eşliğinde muhabbet etmekti. Hoş insanların geldiği bir yerde-ki gözüm gönlüm açılsın- belki barın başına tüneyip, tanıdık/tanımadık birileriyle eğlenceli cümleler kurmaktı karşılıklı. Ama sonra, sohbet seçeneklerine baktım, ve de mekan seçeneklerine, hesap ettim, bu soğuk havada, bu istek için ne kadar uzağa gitmeyi göze alabilirim diye, fazla uzak geldi, bulunmayı isteyeceğim ortamlara sahip mekanlar! Kendime bir kadeh kırmızı şarap koydum (güzel bir kadeh ve bir de karaf almam gerektiği düştü aklıma) bir de peynir tabağı hazırladım. İki dilim ekmek kızarttım ve "hangi cafede, kızartma aparatından yeni çıkmış nar gibi ekmeği peynir tabağının yanına koyup getirirler ki" diye düşünerek oturdum ve yazmaya başladım. Aşkın 500 günü isimli- denilene göre sevimli- romantik komediye gitsem mi gitmesem mi diye düşündüm, bir aşk romanı okusam mı okumasam mı diye düşündüm. Ben bir roman yazabilir miyim diye düşündüm. Okumaktan çok zevk aldığım kitaplar gibi bir kitap yazabilir miyim diye düşündüm. Kendim için nasıl bir hayat istiyorum acaba diye düşündüm. Sürekli yaşadığım kaygılardan nasıl arınabilirim diye düşündüm. Nereye vardım ? Bilemiyorum. Umutlu, gülümseme dolu bir düzlük hayal ettim, oraya varmış olduğumu düşünürsem, oldurabilir miyim diye denemeler yaptım. Televizyonda duyduğum bir laf; "elime bir silgi aldım, bana yapılan tüm yanlışları sildim" aklıma takıldı. Böyle bir şeyi söylemek, tam da o yanlışların hepsinin her an hatırlanmakta olduğunu düşündürmez mi insana ? Yok, öyle değil de, bu insan gerçekten kuş gibi hafiflediyse de ben fesatlık ediyorsam ne olur diye düşündüm.
İkinci kadeh şarabı doldurmaya giderken, ilk romanımın bir pazar öğleden sonrasında , soğuk bir sonbahar günü, evinde oturan, güzel saçlı, güzel makyajlı bir kadın üzerine bir pasajla başlamalı diye düşündüm...

09 Ekim 2009 Cuma

Mutluluğun -basitçe- tarifi


Bu resimde görünmeyenler, boğaz havası, kalkıp oraya gidecek kadar sağlık, muhtemelen tatlı sohbet, tamamı benim için mutluluk tablosunu oluşturuyor. En sevdiğim ve özendiğim öğün kahvaltı, en sevdiğim yer boğaz, en vazgeçilmezlerim sağlık ve sohbet.
Resmi Sade Kahve'nin sitesinen aldım.

08 Ekim 2009 Perşembe

Gündelik hayata dair felsefi kararlar.


Herkese oluyor mu bilmiyorum, ama ben, günde en az dört defa, hayatın anlamına dair karar vermek zorunda kalıyorum. Sabah kaçta uyanayım diye düşünüyorum, ve bir önceki akşam saat kurmamışsam, canım istediğinde uyanıveriyorum. Gözümü açtığım anı takiben, eğer işe gitmeden önce bir saat civarında bir zamanım varsa, o zaman ilk hayati karar ile karşılaşıyorum. Yürüyüşe çıksam mı, yoksa evde sabah haberleri karşısında biraz spor mu yapsam, hiç birini yapmayıp, güzel bir kahvaltı mı etsem , yatakta kitap mı okusam diye düşünüp, neden etkilendiği belli olmayan bir karar vermiş oluyorum. Ofise girdiğim andan sonra, ikinci hayati karar zamanı geliyor, çay demleyip kahvaltımı etsem mi, yoksa kahve yapıp direk bilgisayarımın başına mı geçsem. O da geçti mi bir şekilde, öğle tatili saati geliyor. Burda da bir karar ile karşı karşıya kalıyorum, o da, nereye gitsem, ne yesem, alışveriş mi yapsam, yürüyüş mü yapsam, ne kadar çok seçenek var ama ben canımın ne istediğinden bir türlü emin olamıyorum. Öğle tatili de neticede bir saat, o da geçmiş olduğunda, -günler çabuk geçiyor, bkz bir önceki yazı- akşam çıkışta ne yapsam kararı ofisin dış kapısında beni bekliyor. Canım ne istiyor, seçeneklerim neler, ne kadar zamanım var, vs vs gibi soruları üst üste dizerek bir kule yapıyorum ve devirdiğimde hala sağlam kalan taşın üstünde sihirli kelime yazıyor oluyor. Böyle değil tabii hayat, çok sevsem de, kartondan minik kutucuklar yaparak üzerlerine seçenekleri yazacak kadar çok zamanım olmuyor malesef. Akşama da karar verip, eve gittikten sonra da kitap mı okusam, abuk subuk dizileri izleyip aptallaşsam mı, telefonla mı konuşsam, mesaj mı yazsam, dışarı çıkıp bir hava mı alsam diye diye uyuyup kalıyorum. Seçenekler sonsuz, ama bünye de doyumsuz. Bazen nankörlük ederek, seçenekler bu kadar çoğalmasaydı acaba daha mı iyiydi diyorum. Sonra da korkuyorum, göğün açık bir kapısından yanlış bir mesajım giriverecek de seçeneklerim azalacak diye. Tam olarak korkulacak olan şey- yani seçeneklerimin azalması- aynı zamanda da bu yazıya konu olan problemimi çözecek olan şey biliyorum. Bu durumun geneli biraz saçma olmakla beraber, düşündüklerim siber-uzayda kendine bir yer bulsun istedim.